takriz

Hazret-i Türkistan Ahmed Yesevî, bir büyük ahlak, aşk ve irfan adamı, bir Allah dostudur. Türk kültür tarihimizin en önemli şahsiyetlerinden birisidir. O, sadece Yûsuf Hemedânî 

Hazretlerinin gönlünde yaktığı İslam’ın aşk ve irfan kıvılcımını kendinden sonraki taliplere aktarmakla kalmamış, yetiştirdiği aksiyoner alperenleri Asya’nın bir ucundan Avrupa içlerine kadar göndererek insanlara adalet, tevazu, birlik ve dirlik düşüncesini telkin etmiştir.

 

Yesevî Hazretleri, dönemin din ve kültür dili olan Arapça ve Farsça yerine, ana dili Türkçeyi kullanmış, Türkçeyi bir ilim, aşk ve irfan dili hâline getirmiştir. Sohbetlerinde ve nutk etmiş olduğu hikmetlerinde ana dili Türkçeyi kullanarak geniş kitleleri etkileyen ilk Türk mutasavvıfı O’dur. Bugün geniş bir coğrafyada konuşulup yazılan edebî bir Türkçeden söz ediliyorsa bunun sebebi Ulu Pîr Ahmed Yesevî’dir.
 

Diğer taraftan Ahmed Yesevî Hazretleri, kendi zamanında İslam’ın çizgi dışına çıkan ve umumi olarak rafizilik, zındıklık ve mülhidlik olarak nitelendirebileceğimiz gayr-ı sünnî akım ve yollara karşı Kur’an ve Sünnet bayrağını açan kişidir. O, Kur’an’ın tanımlayıp Hz. Peygamberin uyguladığı ve telkin ettiği gerçek İslam’ı halka anlatan bir mana insanı, Kur’an’ın aşk ve irfanî boyutunun bir yorumcusudur.
 

Nitekim Ahmed Yesevî deyince biz, Hz. Peygamber’in yaşadığı İslam’ı, bu İslam’ı ana diliyle, herkesin anlayabileceği Türkçe ile anlatan ilk Türk mutasavvıfını ve yetiştirdiği aksiyoner alperenlerle İslam’ın tevhid ve adalet nurunu cihana yaymak için çalışan bir grup serdengeçtiyi hatırlamaktayız.
 

Hazret-i Türkistan, sadece bizim milletimiz için değil vaz’ ettiği mesajlarıyla da evrensel bir değerdir. Ne ki onun adına izafe edilen Yesevîlik

yolu, esasen İslam’ın Türkçe yorumundan başka bir şey değildir. Allah,
Peygamber ve varlık sevgisini gönülde toplayan bu âbide şahsiyet, aşk ve
irfânın, samimiyetin, hoşgörünün, insana saygı ve sevginin derinleşme
ve genişlemenin bir sembolüdür.

 

Bir manzumede Türkistan’ın kalbi şöyle anlatılır:

Türkistanın kalbi Ahmed Yesevî     
Aşk ile donatmış tüm gönülleri
Toplamış başına Alperenleri
Demiş yiğitlere erlik yolu bu
Erenler hakiki yârlık yolu bu

 

Melamet sırrını Arslan Baba’dan
Alıp fakr donunu giymiş abâdan
Vermiş icâzeti Yûsuf Hemedân
Demiş sonucunda gürlük yolu bu
Nefsini bilenin hürlük yolu bu

 

Bu yeşil kubbede ses bırakan pîr
Hikmetli sözlerle anlatıp bir bir
Vahyin dili ile Türkçe seslenir
Der ki Türkistan’a birlik yolu bu,
Aman dağılmayın dirlik yolu bu

 

Tekbir sesleriyle sulanan bozkır
Rüzgâra karışıp Hû yankılanır
Yesevî türbeden nûruyla balkır
Der ki Türk karındaş! Birlik yolu bu
Ayrılma Kur’an’dan dirlik yolu bu
                                         

(Mustafa Tatcı)

XII. yüzyılda Orta Asya’da yaşamış olan Hoca Ahmed Yesevî,
hem İslâmiyet’in yayılmasında hem de ahlâk ve maneviyatın
kökleşmesinde önemli katkıları olmuş, ayrıca söylediği hikmet
tarzı şiirlerle Türk dili ve edebiyatına önemli hizmetleri geçmiş bir
âlim, mutasavvıf ve şairdir. Hakkında dilden dile aktarılan menkıbeler
ve kendisine nispet edilen birkaç risâle hâricinde onun görüşlerini
ve duygu dünyasını günümüze aktaran en önemli eserler, şiirlerinin
toplandığı Dîvân-ı Hikmet ile talebesi ve müridi Sûfî Muhammed
Dânişmend’in kaleme aldığı Mir’âtü’l-kulûb isimli eserdir.
Dîvân-ı Hikmet’in yazma nüshalarındaki şiir sayılarının birbirinden
farklı olması ve eski tarihli yazmalarının pek bulunmaması sebebiyle
bu eserin önce dilden dile aktarıldığı, sonraları kaleme alınırken
farklı şekillerde derlendiği ve hatta başka şâirlere ait şiirlerin de bu
mecmualara karışmış olabileceği tahmin edilmektedir. Bununla birlikte
Dîvân-ı Hikmet’teki tüm şiirler, Hoca Ahmed Yesevî’nin dinî, ahlâkî
ve tasavvufî görüşlerini yansıtacak niteliktedir.
Yesevî’nin gönül dünyasını günümüze taşıyan bu şiirler, Doğu Türkçesi
yazı dili geleneği içerisinde, Çağatay Türkçesiyle kaleme alındığı
için günümüzde rahatça anlaşılamamaktadır. Bu şiirlerin hem çağdaş
Türk lehçelerine hem de İngilizce ve Rusça gibi dünyada yaygın
konuşulan dillere çevrilerek insanlığın istifadesine sunulması önemli
bir ihtiyaçtı. Bu ihtiyacı kısmen de olsa karşılamak için Dîvân-ı Hikmet’ten
önemli gördüğümüz Hikmetler seçilmiş ve Türkiye Türkçesi,
Kazak Türkçesi, Rusça ve İngilizceye çevrilerek birçok kişinin okuyup
anlayarak istifade edebileceği bir seçmeler mecmuası meydana getirilmiştir.
Bununla birlikte, Dîvân-ı Hikmet yüzlerce yıl Arap harfleriyle
yazılıp basıldığı için özgün yazımlarını göstermek, bu hâtırayı
yâd etmek ve bir nostaljiyi günümüze sanatlı bir şekilde taşımak
gayesiyle seçilen Hikmetlerin Arap harfli yazımı, Latin harfli okunuşu,
sadeleştirme ve tercümeleri birlikte verilmiştir. Hoca Ahmed
Yesevî’nin hayatı ve menkıbeleri ile ilgili yeni çizilmiş minyatürler ile

bazı şiirlerin hat sanatıyla yazılmış levhaları da esere sanat açısından
ayrı bir değer katmıştır. Sonuçta meydana gelen bu güzel sanat
eseri, Hoca Ahmed Yesevî’nin hayatı, menkıbeleri ve Yeseviyye tarikatının
âdâbı hakkında bir giriş ile birlikte okuyucularımıza takdim
edilmiştir.
Dîvân-ı Hikmet’ten seçmeler yapılırken eserin Arap harfleriyle yapılan
iki baskısından yararlanılmıştır. Bunlardan birincisi, eserin
Kazan 1904 baskısının Dayrabay Serıkbayulı ve S. Rafiddinov tarafından
yine Arap harfleriyle ve bilgisayarda dizilerek 2001 yılında
Almatı’da yapılan neşridir. İkincisi ise Kuanışbek Kârî, Galiya Kambarbekova
ve Rasul İsmailzâde tarafından hem Arap harfleri hem
de Kazakça uyarlaması (tercümesi) ile birlikte hazırlanan ve 2000
yılında Tahran’da yapılan baskısıdır. Bu ikinci neşri hazırlayanlar
Dîvân-ı Hikmet’in Kazan 1893 ve İstanbul 1897 baskılarını mukayese
ederek daha sağlam bir metin oluşturdukları için, yaptığımız seçmelerde
daha çok bu ikinci nüshayı esas aldık.
Seçilen hikmetlerin Türkiye Türkçesine çevirisi/uyarlaması
tarafımızdan yapılmış olup gerektiğinde Abuşka Lügatı ve Şeyh
Süleyman Buhârî’nin Lügat-ı Çağatay ve Türkî-i Osmânî gibi
sözlükleri ile daha önce Kemal Eraslan ve Hayati Bice tarafından
yapılan neşirlerin sonundaki lügatçelerden de istifade edilmiştir.
Dîvân-ı Hikmet daha önce Rusça ve İngilizce gibi dillere bu
miktarda tercüme edilmemiş olduğundan, hazırlanan bu eser, bu
iki dili bilenler için de önemli bir kaynak olacaktır. Esasen Ahmed
Yesevî gibi bir değerimizin şimdiye kadar farklı dillere çevrilip
dünyaya yeterince tanıtılamamış olması bir kayıp idi. Farklı dillere
tercümeleri, hat ve minyatürleriyle hem ilim hem de sanat eseri
olan bu çalışma, Ahmed Yesevî’nin dünyaya tanıtılması konusunda
da önemli bir katkı olacaktır. Bu çalışmayı hazırlayan ekip olarak,
eserin basılmasını üstlenen Ahmet Yesevî Üniversitesine müteşekkir
olduğumuzu bildirmek isteriz.

ön söz

Orta Asya’da İslamiyet’in yayılmaya başlamasıyla birlikte, Hicrî II. (M.VIII.) asırdan itibaren bölgede  zahid ve sûfîler de görülmeye başlamıştır. Bugünkü Türkmenistan sınırları  içinde bulunan Merv şehrinde dünyaya gelen Abdullah b. Mübârek (M. 181/797) hem hadis âlimi hem de zahid ve sûfî idi. Merv şehrinde iki tekke (ribât) kurduğu ve buralarda halkı irşad ettiği
nakledilir. Özbekistan sınırları içinde bulunan Nahşeb (bugünkü adı Karşı)
ve Tirmiz şehirleri de birçok âlim ve sûfînin yetiştiği bölgelerdi. “Sûfîyi hiçbir
şey bulandıramaz, aksine her şey onunla saf ve duru hâle gelir.” diyen Ebû Türâb Nahşebî (ö. 245/859-860) ile velîlik konusundaki fikirleriyle tanınan ve çok sayıda Arapça tasavvufî eser kaleme alan Hakîm Tirmizî (m. 320/932-933) bu sûfîlerin en meşhurlarındandır. Hakîm Tirmizî’nin kabri Tirmiz şehrinde hâlâ önemli bir ziyâretgâhtır. Buhara ve Semerkand ise hem alimleri hem de sûfîleriyle Orta Asya’nın en önemli kültür merkezleriydi. Buhara’nın Kelâbâz (Kelâbâd) Mahallesi’nde yaşayan Ebû Bekir Muhammed b. İshâk Kelâbâzî (ö. 380/990) tasavvufun öğretilerini et-Ta‘arruf li mezhebi ehli’t-tasavvuf isimli Arapça eserinde toplamış, ayrıca Bahru’l-fevâid isimli eserinde bazı hadislere tasavvufî yorumlar yapmıştır. Tekke âdâbını tespit eden ve düzenlediği semâ meclislerinde okuduğu âşıkâne şiirlerle tanınan Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr (ö. 440/1049) bugün Türkmenistan’da bulunan Meyhene’de yaşamış ve orada vefat etmiştir. Türkmen halkı arasında “Mene Baba” lakabıyla anılır. Hayatı, menkıbeleri ve sözleri Muhammed b. Ebû Ravh Lütfullah’ın (ö.541/1147) Hâlât u Sühanân-ı Şeyh Ebû Sa‘îd ve Muhammed b. Münevver’in Esrârü’t-tevhîd fî makâmâti’ş-Şeyh Ebî Sa’îd isimli Farsça eserleriyle günümüze ulaşmıştır. Mevlânâ Celâleddin Rûmî’ye nispet edilen ve: “Yine gel, yine gel, ne olursan ol, yine gel” diye başlayan meşhur rubâî de aslında Mevlânâ’dan iki asır önce yaşayan Ebû Sa‘îd-i Ebü’l-Hayr’ın şiirleri arasında yer almaktadır. Keşfu’l-mahcûb isimli eserin müellifi Hücvîrî (ö. 465/1072) Fergana bölgesinde bazı mutasavvıflarla karşılaştığını, buradaki halkın şeyhlere “Bâb” dediğini nakleder. Aslında bu durum Orta Asya’daki
diğer bölgeler için de geçerlidir. Ahmed Yesevî’nin bir süre yanında eğitim
aldığı Otırarlı Arslan Bâb ile Arslan Bâb türbesi içinde kabirleri olan Karga Bâb ve Laçin Bâb da bu unvanı taşımaktaydılar. Nesebnâme’lerde Ahmed
Yesevî’nin babası, dedesi ve diğer bazı akrabalarının “Şeyh” olarak zikredilmesi, bu bölgede Yesevî’den önce de tasavvufî hareketlerin önemli derecede etkili olduğunu göstermektedir. Bu şeyh ve dervişlerin göçebe ve yerleşik Türkler arasında, özellikle Sirderya kenarlarında ve bozkırlarda basit Türkçe ile halka hitap ederek İslâm’ı ve tasavvuf ahlâkını yaydıkları anlaşılmaktadır.

Hoca

Ahmet Yesevi

Tunçtan yapılmış kapı tokmağı
Arslan Bab Türbesi - Otrar / Kazakistan
Yusuf Hemedani Türbesi - Türkmenistan

Hayatı

    Orta Asya genelde fütüvvet ve melâmet vasfıyla öne çıkan Horasan tasavvuf kültürünün etkisi altındaydı. Bununla birlikte Semerkand ve Buhara gibi şehirlerde
güçlü medreseleri ve alimleri olan bu muhit, Horasan’ın kalenderî meşrep sûfîlerinin yayılması için pek müsait bir zemin değildi. Orada ancak dinî kurallara sıkıca bağlı bir tasavvuf anlayışı gelişip yayılabilirdi ve neticede öyle oldu. Bağdat Nizâmiye Medresesi’nde eğitim
görüp hoca olmuş, sonra Horasan tasavvuf kültüründe yetişmiş bir sûfî olan Yûsuf Hemedânî, Mâverâünnehr’deki birkaç müridine irşad izni verip halife olarak tâyin ettiği zaman Orta Asya’nın en önemli iki tasavvuf ekolünün tohumlarını da atmış oluyordu. 

    Yûsuf Hemedanî’nin (ö. 535/1140) iki önemli müridi Hoca Ahmed Yesevî ve Abdülhâlik Gucdüvânî sonraları
Orta Asya’nın en yaygın tarikatları olan Yeseviyye ve Hâcegân (sonraki adıyla Nakşbendiyye) isimli tasavvuf ekollerinin kurucusu olmuşlardır. Yûsuf Hemedânî’nin
kaleme aldığı bazı tasavvufî eserler günümüze ulaşmıştır. Bunlardan en meşhuru Rutbetü’l-hayat isimli Farsça eserdir. Yûsuf Hemedânî’den dinî ve tasavvufî eğitim aldıktan sonra kendi memleketi olan Yesi’ye dönüp orada halkı irşâd eden Hoca Ahmed Yesevî, Orta Asya’nın manevî hayatında derin izler bırakmış önemli bir mutasavvıftır.

Eserleri

3. Risâle der Âdâb-ı Tarîkat


Taşkent’te yazma nüshaları bulunan
bu küçük Farsça eser, tarikat âdâbı ve
makamları, mürid mürşid ilişkileri, dervişlik,
Allah’ı tanımak ve ilâhî aşk gibi
konular hakkındadır. S. Mollakanagatulı
tarafından Kazak Türkçesi’ne tercüme
edilerek yayınlanmıştır (Almatı
2012).

4. Risâle der Makâmât-ı Erba‘în


Yesevî’ye nisbet edilen Farsça, yazma
ve küçük bir eser olup şeriat, tarikat,
marifet ve hakikattan her biri hakkında
onar makam olmak üzere toplam kırk
makam ve kaideyi ihtiva etmektedir.
Şimdilik bilinen tek nüshası Kütahya
Tavşanlı Zeytinoğlu İlçe Halk Kütüphanesi’ndedir (nr. 1056, vr. 112a-113a).

Dîvân-ı Hikmet, Taş Baskıları

Menkıbeleri

    Ahmed Yesevî’nin hayatı hakkında eski kaynaklardaki bilgiler oldukça sınırlıdır. O, Türk Dünyası’nda gerçek hayatından ziyade menkıbeleri ile tanınmıştır. Bu menkıbelerden bir kısmı onun hayatı ve düşünceleri hakkında fikir verecek nitelikteyken, diğer bazıları halk muhayyilesinin ürünüdür. Kendisine ait birçok menkıbeden bazıları şunlardır:


   Arslan Bâb, menkıbeye göre, ashâbın önde gelenlerinden idi. (Bâb, şeyh demektir. Bu kelime sonraları bazı eserlere Baba diye geçmiştir). Hz. Peygamber’in gazâlarından birinde ashâb-ı kirâm aç kalarak peygamberin huzuruna geldiler ve biraz yiyecek istirham ettiler. Hz. Peygamber’in duâsı üzerine Cebrâil Cennetten bir tabak hurma getirdi. Fakat o hurmalardan bir tanesi yere düştü. Cebrâil dedi ki: “Bu hurma sizin ümmetinizden Ahmed Yesevî adlı birinin kısmetidir.” Her emanetin sâhibine verilmesi tabiî olduğu için Hz. Peygamber ashâbından birini bu iş ile vazifelendirmek istedi. Neticede hurmayı Arslan Bâb’ın ağzına attı ve çok sonraları yaşayacak olan Ahmed Yesevî’nin terbiyesi ile meşgul olmasını söyledi. Dört yüz küsür yıl yaşayan Arslan Bâb Sayram’a
yahut Yesi’ye geldi ve vazifesini yerine getirdi. 

 

   Bazı soy şecerelerinde Arslan Bâb, Ahmed Yesevî’nin babası İbrahim Şeyh’in akrabası olarak görülmektedir. Muhtemelen Arslan Bâb’ın âlem-i mânâda (rüyada) gördüğü bu hurma hâdisesi sözlü rivayetlerde değişmiş ve bu menkıbe meydana gelmiştir. 

 

   Ahmed Yesevî hazretleri vakitlerini üçe ayırırdı. Günün büyük bölümünde ibâdet ve zikirle meşgul olurdu. İkinci kısmında talebelerine zâhirî ve bâtınî ilimleri öğretirdi. Üçüncü bölümünde ise alın teri ile geçimini sağlamak üzere tahta kaşık ve kepçe yaparak bunları satardı. Bir rivayete göre, onun hâlden anlar bir öküzü vardı. Bu öküzün sırtına bir heybe asar, içine de yaptığı kaşık ve kepçeleri koyup Yesi çarşısına salıverirdi. Kim kaşık ve kepçeden alırsa ücretini heybenin gözüne bırakırdı. Mal alıp da ücretini vermeyen olursa, öküz o kimsenin peşini bırakmaz, nereye gitse peşinden o da giderdi. Adam ücreti heybeye koymadıkça o kimsenin yanından ayrılıp başka yere gitmezdi. Akşam olunca da Ahmed Yesevî’nin evine gelirdi.
***
   Hârezm’in Urgenc şehrinde İmâm Mervezî (bazı kaynaklarda Mergazî veya Merâgî) nâmında bir âlim vardı. Ahmed Yesevî hakkında söylenen uygunsuz sözler ona kadar gitmişti. Bu sözlere inanıp kendisini imtihan etmek ve şüphesini gidermek gayesiyle yanına bazı arkadaşlarını alarak yola çıktı.

   Yesevî’nin her tarafta talebeleri olduğunu, her zaman sohbetinde binlerce kişinin hazır bulunduğunu öğrenmişti. 

“Ben üç bin mesele ezberledim, hepsini ayrı ayrı sorar onları imtihan ederim.” diye düşündü.

Bu sırada Ahmed Yesevî hazretleri tekkesinde bulunuyordu. Talebesi Sûfî Muhammed

Dânişmend’e: “Bakar mısın, bize kimler geliyor?” buyurdu. Dânişmend,

Mervezî’nin yanındakilerle birlikte ve hâfızasında üç bin mesele ile geldiğini söyledi.

Yesevî’nin emri ile Muhammed Dânişmend, o üç bin meseleden binini Mervezî’nin

hâfızasından sildi. Sonra Yesevî hazretleri talebelerinden Süleyman Hakîm Ata’ya
aynı şekilde emretti. O da öyle yaptı Mervezî, hâfızasında kalan bin mesele ile

Yesi’ye geldi. Hoca Ahmed Yesevî’nin yanına gelip: “Allah’ın kullarını doğru yoldan

ayıran sen misin?” dedi. Yesevî hiç kızmadı. Karşılık da vermedi. “Şimdilik üç gün

misafirimiz olun, sonra görüşürüz.” buyurdu. Üç gün sonrabir kürsü kuruldu. Mervezî

konuşmak için kürsüye çıktı. Ahmed Yesevî Hakîm Ata’ya geri kalan bin meseleyi de

silmesini söyledi. Hakîm Ata, Allah Teâlâ’ya dua etti. Aklındaki bin mesele de silindi.

Mervezî, kürsü üstünde bir şeyler konuşmak istedi. Fakat hâfızasında hiçbir meselenin

bulunmadığını anladı. Kitap ve defterlerini açıp oradan okumak istedi. Fakat defterindeki

yazıların da silinmiş olduğunu gördü. Sayfalar bomboştu. Bu hâli gören Mervezî
kusurunu anladı, tevbe etti ve Ahmed Yesevî’ye mürid oldu. Onun yanında yüksek derecelere ulaştı.

   Yine bir menkıbeye göre, Yesi şehrine yakın bir yerde Savran diye bir kasaba vardı. Bura halkının çoğu gayr-i müslim olup müslüman Yesi halkına ve özellikle Ahmed Yesevî hazretlerine çok düşmandılar. Ahmed Yesevî’nin büyüklüğü, kerâmetleri etrafa yayıldıkça ve ona bağlı olanların sayısı her geçen gün arttıkça Savranlılar ziyadesiyle rahatsız oluyorlar, Hoca hazretlerine olan düşmanlıkları da artıyordu. Bir gün Ahmed Yesevî’ye iftira etmek istediler. Bir yere toplandılar. İçlerinden
birinin öküzünü getirip mezbahada kestiler. Sadece ayaklarını bıraktılar. Ertesi gün de kadıya gidip şikâyet ettiler.
Öküzlerinin çalınıp mezbahada kesildiğini, kanları akarak aceleyle götürüldüğünü, kan izlerini takip ettiklerini ve öküzlerinin Ahmed Yesevî’nin tekkesine götürüldüğünü anladıklarını bildirdiler. Kadı, Ahmed Yesevî’nin tekkesine girip öküzlerini arayabileceklerini söyleyince tekkeye geldiler ve doğruca gece gizledikleri öküzün yanına vardılar. Tam maksatlarına kavuşmuş
olduklarını zannediyorlardı ki Yesevî’nin kerameti tecellî edip iftiracıların hepsi bir anda köpek oldular. O öküz etine hücum edip kısa zamanda bitirdiler. Böylece esas hâlleri anlaşılmış oldu. Dışarıda kalıp bu müthiş manzarayı seyredenler hayret, dehşet ve korku içerisinde Ahmed Yesevî’nin eteklerine yapıştılar. Pişman olduklarını bildirip affedilmeleri için yalvarmaya başladılar. Yesevî hazretleri merhamet edip dua etti. Böylece tekrar eski hâllerine döndüler. Başka bir menkıbeye göre,
bu Savranlılar Hoca Ahmed Yesevî’nin oğlu İbrahim’i öldürmüş ve başını kesip bir havluya sararak Yesevî’ye kavun diye
getirmişlerdi.

   Başka bir menkıbeye göre, Hoca Ahmed Yesevî bir gün dergâhının önünde oturuyordu. Yoldan geçmekte olan bir grup çocuk gördü. Câmiye veya medreseye Kur’ân öğrenmek için giden bu çocuklar mushaflarını bir torba (kılıf) içine koymuş ve boyunlarından aşağı sarkıtmışken, içlerinden bir tanesi Kur’ân’a olan saygısından dolayı mushafını başının üzerinde taşıyordu. Ayrıca medreseden evine dönerken hocasının bulunduğu tarafa sırtını dönmemek için geri geri yürüyerek gidiyordu. Bu
durumu gören Ahmed Yesevî o çocuğa: “Oğlum! Hocandan, anne ve babandan izin al, senin dinî eğitimini ben vereyim.”
dedi. Çocuk gerekli izinleri alıp Yesevî’nin dergâhına geldi. Uzun yıllar dinî eserler okuyup ilim tahsil etti, ardından mürid olup maneviyatta ilerledi. Bu çocuğun adı Süleyman idi. Bir gün Ahmed Yesevî Süleyman ve diğer birkaç arkadaşını odun toplamak için kıra gönderdi. Gelen odunlarla yemek pişirilecek ve dervişlere, talebelere ve misafirlere ikram edilecekti. Çocuklar odun
getirirken yolda yağmur yağmaya başladı. Süleyman cübbesini (paltosunu) çıkarıp odunlara sardı. Dergâha geldiklerinde
diğer çocukların getirdiği ıslak odunlar yanmazken Süleyman’ın kuru odunları yandı. Bunun üzerine Yesevî: “Sen ince düşünceli yani hikmetli bir iş yapmışsın. Bundan sonra senin adın Hakîm Süleyman olsun.” dedi. Sonraki yıllarda hocası Ahmed Yesevî’den icazet (diploma) alan ve Bakırgan denen bölgede yerleştiği için Süleyman Bakırganî adıyla da anılan bu zât, daha ziyade Hakîm Ata diye meşhur olmuştur. 

 

   Ahmed Yesevî, çok sevdiği Hz. Peygamber’in 63 yaşında vefat ettiğini düşünerek kendisi de bu yaşa geldikten sonra yeryüzünde fazla dolaşmak istemedi. Vaktinin çoğunu dergâhında bir yeraltı odası şeklinde oluşturduğu çilehanesinde geçiriyordu. Önde gelen talebelerinden Seyyid Mansûr Ata bu çilehaneye ilk defa indiği zaman gördüğü manzaraya üzüldü. “Şeyhim bu dar yerde sıkıntı içindedir,” diye düşünerek ağlamaya başladı. O sırada gözünden perdeler açıldı, o daracık zannettiği yeri bir ucu doğuda, bir ucu batıda gördü ve içinden geçirdiklerinin yanlış olduğunu anladı.

    Bir gün Ahmed Yesevî’nin dergâhında birçok mürid bir araya gelmişti. Ancak burası dar bir yer olduğu için müridler çok terlemişler ve ter ortalığa saçılmıştı. Dergâhın alt kısmına bir küp koyup ağzını açtılar. Sızan ter o küpe doluyor ve küpün içinde güzel bir şerbete dönüşüyordu. Sûfîler de bu şerbetten içiyorlardı. Sonradan bu küp, “Aşk Küpü” (Hum-i Aşk) diye meşhur oldu.

Hoca Ahmed Yesevi Türbesi Türkistan/Kazakistan
“Dergaha odun taşıyan dervişler”
Hoca Ahmed Yesevi Mezarı
Tay Kazan
Hoca Ahmed Yesevi Türbesi
Hat Yazıları ve Çini Süslemeleri
Hoca Ahmed Yesevi Türbesi Gravürü-1890
Hoca Ahmed Yesevi Türbesi
Duvar Çini Motifi
Hoca Ahmed Yesevi Türbesi
Mezar Giris Kapısı Ahşap Süslemesi

   Dervişlerin ibadet ve tefekkür için bir süre yalnız kalmalarına halvet denir. Yesevîlikte tasavvufî eğitimin önemli unsurlarından biri de halvettir. Yeseviyye tarîkatında halvetin geleneksel bir âdâb ve merasimi vardır. Hazînî’nin Cevâhiru’l-ebrâr’da verdiği bilgiye göre, genel teamülden farklı olarak Yeseviyye’de halvet grup hâlinde yapılır. Halvete girecek olan mürîdler, mürşidin muvafakatıyla birgün önceden oruç
tutmaya başlarlar. Halvetten bir gün önce sabah namazından sonra müridler zikir ve tekbirlerini çoğaltırlar. Aynı gün ikindi namazından sonra halvethânenin kapı, baca, tüm delikleri kapatılır ve müridler güneş batıncaya dek tevbe ve zikirle
meşgul olurlar. Akşam namazından sonra iftar için sıcak su getirilir, müridler bununla orucunu açar ve bundan sonra su verilmez. Ardından kara darıdan halvet çorbası verilir. Tüm halvet ehli bu çorbayı içtikten sonra harâreti teskin için küçük
bir karpuz ya da ayran verilebilir. Yemekten sonra Kur’ân-ı Kerîm’den bir sûre, ya da birkaç âyet okunur. Ayakta saf tutup üç kere tekbir getirilir, sonra oturulup gece yarısına kadar zikrullâh ile meşgul olunur. Bu esnada “hikmet” adı verilen
ilâhîler okunur. Ardından başlar tıraş edilir ve halvethânenin dört yönüne doğru tekbir getirilir. Bundan sonra zikirle meşgul olunur. Kandil sönünce birkaç saat istirahat edilir ve görülen rüyalar şeyhe tâbir ettirilir.

   Halvet, gece gündüz bu şekilde kırk gün devam eder. Kırk günün sonunda mutfak görevlileri diğerlerinden daha önce halvethâneden çıkar ve kurban keserler.
 

   Bu kurbanların kanlarını ve kemiklerini gömerek saklamak âdettir. Kesilen kurbanların boğazları kebap yapılarak soğuk su veya ayranla halvet ehline verilir. O gece sûfîler evlerinde istirahat eder ve ertesi gün sabah namazında dua ve zikirlerle
halvetin tam olarak bittiği ilân edilmiş olur.

Halvet

Sohbet

   Bazı Yesevî şeyhleri tasavvufî ve ahlâkî sohbetin önemini vurgulamak gayesiyle: “Namazın kazâsı olur ama sohbetin kazâsı olmaz.” demişlerdir. Gâfil insanların, hatta bu gâfil insanlara ait eşyaların bile sûfîlerin mânevî huzur hâlini bozacağına inanılırdı. Menkıbeye göre, Hoca Ahmed Yesevî, sohbetinde beklenen feyz ve huzur hâli meydana gelmeyince müridlerine tekkeyi araştırmalarını söylemiş, gâfil bir kişinin bastonunu tekkede unuttuğu görülmüş, bu baston dışarı çıkarılınca feyizli bir sohbet yapılabilmiştir.

Hilafet

Tasavvufî eğitimini tamamlayan derviş, halkı irşad etme yetkisi yani hilâfet (icâzet) alır ve halife olurdu. Yesevîlikte icâzet ve hilâfetin sembolü olarak bu kişiye şeyh tarafından bir asâ hediye edilirdi. Çobanın koyunları asâ ile güttüğü ve kurtlardan koruduğu gibi, halife olan kişinin de mânevî terbiyesiyle meşgul olduğu kişileri eğitmesi ve nefsin tuzaklarından koruması beklenirdi. Tasavvufî eğitim mertebelerini tamamlamayan müride hilâfet verilmesi uygun görülmezdi. Bu makamları aştıktan sonra da içinde kibir duygusunun kalıp kalmadığını anlamak için bazen boynuna bir sepet asılır
ve bir süre dilencilik yapması istenirdi. Hilâfet asâsı alan kişinin yüksek ahlâka sâhip olması ve Yesevîliğin pîri Hoca Ahmed Yesevî’yi duadan unutmaması gerekirdi.

Hizmet

   Hoca İshâk b. İsmail Ata’nın kaleme aldığı Hadîkatü’l- ârifîn’in üçüncü bölümü şeyh ve şeyhlik hakkındadır. Bu bölümde “şeyhlik, halkı Hakk’a davet etmektir”, “bütün insanlara şefkatli olmaktır” gibi ifadeler yer alır. İsmail Ata’ya sormuşlar: Halkı Hak Teâlâ’ya ulaştıran kaç tane yol vardır? Şöyle cevap vermiş: “Varlıktaki bütün zerreler sayısınca yol
vardır. Ama bir müslümanı rahatlatmak ve ona faydalı olmaktan
daha yakın ve daha iyi bir yol yoktur.”

Ahmed Yesevi Birinci Baskı

 
 
 
 
 
 
 
 
 
Hoca Ahmet Yesevi Otagı